Ana Menü
Anasayfa
Haberler
Basından Seçmeler
Çevre
Kültür / Sanat
İnternet Adresleri
Site içinde ara
Forum ys
Forum için burayı tıkla Forum için burayı tıkla
Adreslerimiz
yenisentez@gmail.com
Ziyaretciler
Bugün355
Dün440
Bu hafta1663
Bu ay795
Hepsi844672

(C) Fliesenstadt
Kullanıcı Menüsü
"YETMESE" DE GÖZÜNÜZ AYDIN! (MI?) PDF Yazdır e-Posta
 

Yazan: SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİREL, Tarih: 14-10-2010 14:08


 

“YETMESE” DE GÖZÜNÜZ AYDIN! (MI?)[*]

 Örnek ResimÖrnek Resim

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Eğer oy vermek

bir şeyleri değiştirseydi,

o da yasaklanırdı.”[1]

 

Tarih: 13 Eylül 2010…

Yer: Referandum sonrası Türkiye…

Koordinatlar: Henrik Ibsen’in, “Gerçeğin ve özgürlüğün aramızdaki en kötü düşmanı, kopkoyu çoğunluktur. Evet, o kahrolası, kopkoyu liberal çoğunluk,” diye tarif ettiği yüzde 77’lik katılımın yüzde 58’inin (“Yetmez”iyle!) “Evet”, yüzde 42’sinin de (“İstemesek”tesiyle!) “Hayır”ı her iki tarafça da muzafferce faş edilirken, “Boykot”un adının bile anılmasından rahatsız olunduğu karmaşa…

Durum: Büyük çoğunluğun kendine güvenini yitirip, siyasal pozisyonunun sağından medet umduğu güçsüzlüğün egemen olduğu yanılgıların ortayerinde, Goethe’nin, “Büyü, kendine inanmaktır; kendine inanmayı başarabiliyorsan, her şeyi mümkün kılabilirsin,” sözüne “Boykot”çular dışındakilerin itibar etmediği kuyrukçuluk derinleşiyor…

Görev: Michel de Montaigne’in, “Fırtına koptuğunda ihtiyar denizci Tanrı Poseidon’a demiş ki: ‘Ey koca Tanrı! Beni istersen kurtarırsın, istersen yok edersin; ama ne yaparsan yap, ben dümenimi doğru tutacağım’...”; veya Mohandas Karamçand Gandhi’nin, “Köle artık köle olmamaya karar verdiği anda zincirleri kırılır. Kendini özgür kılar ve başkalarına da özgürlüğün yolunu gösterir. Özgürlük ve kölelik kafalardadır,” sözlerini yeniden anımsatmak…

Okuyacağınız yazı, söz konusu tarih ve koordinatlarındaki karmaşık durumda bir görev saptaması yapmak için kaleme alındı…

Çünkü referandum manipülasyonuyla bir kez daha allak bullak edilen siyaset alanının anlamlandırılarak, çarpıtılan şeylere gerçek niteliklerinin iade edilmesi gerekiyor…

“O da neden” mi?

12 Eylül patentli sürdürülemez kapitalizm koşullarının, demokrasi hayaleti (veya gölge oyunu) ile yönetilmeye çalışıldığı bir ülkedeyiz…

Bu gölge oyununda bir seçim sahnesi icra edilmişken; oyunu bozan bir şey oldu…

Açılan sandıkların bir bölümü boştu!

Tıpkı José Saramago’nun ‘Görmek’inde anlattığı gibi…[2]

“Evet” ve “Hayır”lar ile demokrasi (gölge) oyununa dahil edilmek istenen halkın oyunda figüran olmaması, oyunun bir parçası olmaması, iktidardakileri paniğe soktu sokmasına ama, aynı solukta kalmadı: “Evet” ve “Hayır” açarsızlığı dışında başka bir yol ve imkânın varlığını ortaya koydu.

Bu sessiz reddiye, egemenlerin silahla bastırmaya alıştıkları isyanlardan daha tedirgin edici oldu, oluyor ve olacağa da benziyor…

Tercihlerini “Boykot”la ifade edenler karşısında egemenler telaş içindedir; oyun bozulmuştur…

O hâlde 13 Eylül’ün ilk anlamı oyunun bozulduğu, aslen ikiye (“Evet” + “Hayır” ile “Boykot”) ama öne çıkan görüngüde üçe bölünen (“Evet” - “Hayır” - “Boykot”) bir siyasal tablonun ortaya çıkmasıdır!

 

13 EYLÜL 2010 SABAHI

 

13 Eylül 2010 sabahının önemi bozulan oyun ile devreye giren siyasal parçalanmışlığın, inkâr edilemez biçimde ortaya çıkmasıdır!

Hayır, soru(n) asla ve kat’a 13 Eylül 2010 tarihli Taraf gazetesinde olduğu gibi konulup, tarif edilemez; bakın ne diyorlar…

13 Eylül 2010 tarihli Taraf (Sürmanşet): “Halk yönetime el koydu”…

14. Sayfa (5 sütun üstüne): “AB: Doğru bir adım, çok memnun olduk”…

15. Sayfa (4 sütun üstüne): “26 Adımda köklü değişim”…

9. Sayfa (Markar Esayan’ın köşe yazısı): “Halk yönetime el koydu”…

6. Sayfa (4 sütun üstüne): “[Sivas:] Büyük Birlik’in Kalesi ‘Evet’ dedi”… [3]

11. Sayfa (6 sütun üstüne): “[Erdoğan:] Burhan Bey [devlet bakanlığı sistemi için] çalışmaya başla”…

8. Sayfa (Kurtuluş Tayiz’in köşe yazısı): “Statüko bekçiliği BDP’ye kazandırmadı”...

Bu “ana fikir(sizlik)ler”in hepsi “öznel”, “çarpıtma”, “dezenformasyon”, “propaganda”dır; yani “gerçek” dışındaki her şeydir…

“Halk yönetime el koydu” mu? Siz çıldırdınız mı!

“Statüko bekçisi BDP” mi? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu!

Hayır uzatmayacağız: “Sömürü ve zulüm düzeninde değişen bir şey yok!” notunun altını çizmekle yetineceğiz…

12 Eylül Anayasası’nın maddeleri değişti mi? “Hayırlı olsun”! Böylelikle demokrasinin geleceğini sananlar varsa, 13 Eylül’ü takip eden kısa sürede meselenin bu kadar basit olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaklar…

Soru(n)ları çözmek neo-liberallerin sandığının aksine, yasa maddelerinde ufak oynamalar yapmaktan çok ötedeki bir örgütlülük ve mücadele meselesidir.

12 Eylül 2010’da kabul edilen değişikliklerle artık darbe anayasasından kurtulduğu ve yeni bir Anayasa’ya sahip olunduğu iddiaları da gerçekten uzak… Başta siyasi partiler yasası, seçim sistemi ve YÖK olmak üzere en önemli 12 Eylül kurumları ve özellikle de darbenin önünü açtığı sürdürülemez kapitalist talan ve tahakküm sapasağlam ayaktayken...

Bu noktada ne olur Karl Marx’ın, “Sermaye, tıpkı bir vampir gibi, ancak canlı emeğin kanını emerek yaşayan ölü emektir; emeğin kanını ne kadar çok emerse o kadar uzun yaşar”; George Bernard Shaw’ın, “Mülkiyet, örgütlenmiş soygunculuktur”; Upton Sinclair’ın, “Faşizm, kapitalizm artı cinayettir”; E. B. White’ın, “Kâr sisteminin en büyük sorunu her zaman çoğu insan için hiç de kârlı olmaması olmuştur”; Brooks Atkinson’un, “Sermaye ile emeğin ortak çıkarları için bir araba laf edilir, ama bunların hepsi de palavradır. Gerçekte, sermaye ile emeğin tek ortak çıkarı birbirlerinin boğazını kesmektir,” uyarılarını ve Milton Friedman’ın, “Hangi tür toplum açgözlülük üstüne yapılanmamıştır ki? Toplumsal örgütlenmenin sorunu, en az zarar verecek açgözlülüğün buyruğunda bir düzen kurabilmektir; kapitalizm böyle bir sistemdir”; itirafını “es” geçmeyin!

Geçmeyin ki… Aralarında milletvekili Ufuk Uras’ın da bulunduğu 80 kişinin referandumun hemen ardından 1980 ihtilalini yapan Kenan Evren başta olmak üzere zamanın devlet yetkilileri hakkında “darbe yaptıkları” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunma komedisinin ne anlama geldiği kavranabilsin…

Kavranabilsin ki… Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne gelip, “Yetmez! Yeni Anayasa İstiyoruz” ve “Darbeci Evren 12 Eylül’ün hesabını vereceksin” yazılı pankart açan grup adına konuşan Yıldız Önen’in, “12 Eylül 2010 günü millet devlete el koymak zorunda kaldı. 50 yıllık darbeler tarihinin sonuna gelindi. 30 sene sonra, 12 Eylül’le hesaplaşmak için büyük fırsatımız doğdu,” demesindeki karşılıksız naifliğin; ya da milletvekili Ufuk Uras’ın referandumda “Evet” çıkmasıyla ilgili olarak, “Bu bizim açımızdan çifte bayram. Bir yandan sandıktan demokrasi çıktı. Diğer yandan da Kürt demokrasi hareketi biz buradayız dedi. Yeni bir anayasa yapacaksan beraber yapalım dediler. Batı ile doğu arasında köprü kuracağız,” deyişindeki karşılıksız toz-pembe beklentinin anlamsızlığı görülebilsin!

Neymiş? “12 Eylül’le hesaplaşılıyor”MUŞ! “Bayram”MIŞ! Falan, filan!

Bunlara verilecek yanıta bile gereksinim yok!

Ancak, “Kürt demokrasi hareketi” çarpıtmasına gelince; orada durun! O Kürt devrimci hareketidir; Onun ise neo-liberallerin “köprü olmak” fiiline (MUŞ!lu MIŞ!lı) ihtiyacı olmadığı da gün gibi aşikâr değil mi?

Hayır! 13 Eylül’ün neo-liberallere, İstiklal caddesi yaygaraları dışında sunduğu; hele hele Ömer Laçiner’in, “Umarız ki sonuç, burjuvazi ve “devlet” arasındaki asırlık mücadelenin 12 Eylül 2010’da nihayet bitiş noktasına, sosyalistler için de geleneksel sosyalist anlayışın yüzyıllık hegemonyasının sonuna gelinmesi olsun,” diye tarif ettiği hiçbir imkân söz konusu değildir…

[Nitekim, “Yetmez ama evet!” tişörtlü Baskın Oran, daha referandum propaganda afişleri meydanlardan kalkmadan, alarm çanlarını çalıyor: “Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı olmak istiyor. Orgenerallerin cumgeneral oluverişlerini anımsatırcasına. Referandumu harcamasın. Bu hayalden vazgeçsin…”[4]]

Çünkü 13 Eylül 2010, bir mutabakatın değil, polarizasyonun zeminidir; daha da derinleşecek ve çatışmaları sertleştirecektir!

 

DURUM (GERÇEK) NE?

 

T.“C”nin kimyası bozuldu; “eski(meyen)” öl(dürül)ürken; “yeni(lemeyen)” de gelemiyor; önünde engeller var!

Ertuğrul Özkök’ün, “12 Eylül akşamı “Evet” de çıksa, “Hayır” da; 13 Eylül sabahına, herkesin içindeki öfkeleri, intikam duygularını, ötekini yok etme, sindirme, korkutma ihtiraslarını atıp, yeni bir sayfa açma arzusuyla başlaması için Allah’a dua edeceğim. Benim 13 Eylül kararlarım budur,” diye haykırdığı koordinatlarda Eyüp Can da ekliyor: “Referandum toplumun kimyasını bozdu”!

Evet, referandumu “toplumsal bölünmüşlüğün tescili” olarak yorumlayan Murat Çakır haklı.

‘Christian Science Monitor’un, “Türkiye’de güven eksikliği sürüyor”;[5] ‘Los Angeles Times’ın, “Seçim haritaları bölünmüş bir ülkeyi gösteriyor”; ‘The New York Times’ın, “Referandum keskin ideolojik kamplaşmayı artırdı”; ‘Die Welt’in, “Referandum bölünmüş bir Türkiye’yi açığa çıkardı,”[6] tespitleri de bu doğrultudadır…

Ayrıca da “Zihinlerdeki sınırlar fiili sınırlara dönüşürken… Haritadaki renkler karışmıyor,” diyen Sedat Ergin’den; “Sonuçlar bin bir türlü yorumlanacak. Ben sonuçlar ne çıkarsa çıksın, Türkiyenin düze çıkma yoluna girmiş olmayacağını düşünenlerdenim… Sonucu ne olursa olsun, kaygı verici bir referandum süreci geçirdik,” vurgusuyla Nuray Mert’e; hemen herkes parçalanma gerçeğinin altını döne döne çizmektedir.

Tıpkı referandumun ardından XXI. yüzyıla yakışır yeni bir anayasa yapılması çağrısında bulunan TÜSİAD’ın, katılımcı ve uzlaşmacı bir süreçle hazırlanacak yeni anayasanın Türkiyenin bu 3 bölenini, 3 birleştiren hâline getirmeye hizmet etmesi gerektiğini vurguladığı; DİSK’in de, “Kutuplaşmış, kırgınlıkları unutulmayan bir sürece uyandık,” açıklaması gibi…

Özetle Cengiz Çandar’ın, “Üçe bölünme yok, ‘akıl tutulması’ var,” diye inkâra kalkıştığı gerçek; yani Mahir Sayın’ın, “Referandum yeni gerilimlerin kaynağı” veya Cüneyt Ülsever’in, “Maalesef ortaya üç renkli Türkiye haritası çıkmıştır. Renklerin bölgesel olarak ayrışması hüzün veriyor,” diye anlattığına denk düşerken; “Hükümet-Ordu ilişkilerinde kırılganlık” da işin cabasıdır…

Nihayet “AKP kazandı, güçlendi,” diyen Murat Yetkin’in eklemek zorunda kaldığı üzere: “… Evet çıktı. Ama bu yetmiyor.” Çünkü diyor The Economist: Türkiye bölünmüş bir ülke…[7]

Referandumun öne çıkan görüngüsü Erdoğan ve partisi için bir (Pirus) “zafer”; ancak aynı zamanda da bir Anayasal krizin sinyali ve parçalanmışlıktır.

Öte yandan mutlak sayıların bize söylediği hakikât de şöyle: Seçmenlerin yüzde 41.8’ini oluşturan 21 milyon 788 bin 533 kişi “evet”, yüzde 30.45’ini oluşturan 15 milyon 854 bin 780’i “hayır” dedi ve yüzde 26’sını oluşturan 13 milyon 682 bin 568’i sandığa gitmedi. Yüzde 1.39’unu oluşturan 725 bin 947’si de geçersiz oy kullandı.

Neresinden bakarsanız bakın, 52 milyon 51 bin 828 seçmenin 30 milyon 263 bin 295’ini “evet” demediği bir oylama sonucundan bir (Pirus) “zafer”ine eşlik eden kriz çıkar!

Durum tam da budur!

Yani Rıza Türmen’in, “Referandumdan ‘Evet’ çıkması yeni bir anayasa yapılmasını da güçleştirecek. İktidar, referandumda kabul edilen maddelerin dokunulmasına izin vermeyecek”; Fikret Bila’nın da, “Ortaya çıkan tablo, yeni anayasa konusunda siyasi uzlaşmanın yakın olmadığını gösteriyor, toplumsal uzlaşma ise çok daha zor,” diye tarif ettikleri açmaz…

Bu arada içinde Gaziemir İlçesinde 40 yıldır berberlik yapan Mehmet Küçük’ün, 31 yıl önce 59 günlükken ölen ‘Gonca’ adlı kızına seçmen kâğıdı gönderilmesi ya da İstanbul’un Üsküdar ilçesinde görevli emniyet mensuplarının mükerrer oy kullandıkları belirlenmesi gibi soru(n)larla; bilişim uzmanı milletvekili Tacidar Seyhan’ın, 12 Eylül’de yapılacak referandumun şaibeli olacağından söz ettiği türünden problemlerle de lekelenen referandum “Türkiye’yi kutuplaştırırken, Kürtlerin memnuniyetsizliği devam ediyor,”[8] saptamasıyla ‘The Economist’in veya, “Türkiye’deki referandum gürültülü bir iç arbededen daha fazlasını ifade ediyor,”[9] vurgusuyla Simon Tisdall’ın altını çizdiği muharrik faktör çok ama pek çok önemlidir; daha da önem kazanacaktır…

 

ANAYASA (REFERANDUMU) MEVZUU

 

Görünen şu: Ahmet Demir’in, “Sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı”[10] olarak yorumladığı referandum konusunda öncelikle ve özenle saptamak gerek: “Referandum bir süredir Türkiyede egemen olan istikrarsız denge ortamını siyasal İslâmdan yana bozdu. Bundan sonra Türkiyeyi daha hızlı ve sert bir siyasi süreç bekliyor.”[11]

Kolay mı? Başbakan referandumda “Evet”e açık destek vermeyenleri sert dille eleştirerek, “Rahat koltuklarında yan gelip yatanın artık bu ülkede yeri yok,” dedi…

Bunun yanında hepimize S. Aldanır’ın, “Yaşasın/ Kazandınız bu partiyi de/ Oyun üstüne oyun/ Mars üstüne mars yaptınız/ Her elde en güç kapıları açtınız/ Yok ustalığınıza diyecek/ Ne güzel de geliyor zarınız/ Memleket gibi hepyek/ Vatan gibi düşeş/ Millet gibi gele” diyen “Tavla Şampiyonu” başlıklı şiirini anımsatan anayasa (referandumu) mevzuu daha çok su kaldıran bir temcit pilavı gibi önümüze, ısıtılıp-ısıtılıp çıka(rıla)caktır…

Bu işin bir cephesi, emek hareketi ve Kürt özgürlük hareketi; Sungur Savran’ın “… ‘Evet’, Hayır’, ‘Boykot’ yeni bir anayasa ihtiyacında birleşiyor. Solu, işçi hareketini (örneğin DİSK’i, KESK’i, Türk-İş’in 12 sendikasını, onlarla birlikte örneğin TMMOB’u) ve Kürt hareketini bu kadar çok birleştiren başka bir konu biliyor musunuz?” sorusundaki üzre…

Ne ki bu, bir yanıyla olumsuzluktur; “Anayasa tartışması parlamenter rejimden, ‘demokrasi’den başlayıp dallanıp budaklanıp sınıf mücadelesinin gemlenmesini, örtülenmesini üstlenen bir işlevin açığa çıkartılmasına yönelir,”[12] diyen Masis Kürkçüğil’in ifadesindeki üzere…

Geçerken anımsatalım: “Büyük ‘devlet adamları’ Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’ndan birbirlerine yönelik sonsuz sayıda hakaret duyduk ama, bu Anayasa ve organlarının herkesi ‘Atatürk milliyetçisi’, ‘Türk’, ‘Müslüman’, ‘Sünni’ sayan Türkçü-İslâmcı karakteri hakkında bir tek eleştirel söz olsun işitmedik…”[13]

Diğer yanıyla da olumluluktur; tıpkı, “Büyük bir çoğunluk da olsa, bir ülkenin vatandaşları eğer anayasa adı verilen bir sözleşme ile devletin egemenliği altına girerse… Ve doğal haklar ihlâl edilirse bu sözleşme yasal değildir ve geçersizdir,” sözleriyle Lysander Spooner’in tarif ettiği türde…

Anayasa tartışmaları konusunda “Ne ve kimin için” sorusunu öne çıkarabilirsek; bu bir geçiş talebi ve mücadele alanı olabilir…

O hâlde 13 Eylül 2010’da da “Demokratik olmayan otoriter zihniyet Anayasadaki değişikliklerle devam ediyor ve hatta yeniden kuruluyorsa, bu değişikliklere ‘ileri’ demek bilgisizlik değilse saflıktan başka bir şey değildir,”[14] gerçeğinin altını defalarca çizerek vurgulamak gerek; i) Bu anayasa değişikliği, ülkedeki değişim isteğinden öte AKP’nin istemleridir… ii) En özcesi AKP demokrasi istemesi, demokratikleşmeden yana olması kocaman bir yalandır… iii) AKP demokrasi güçlerinin temsilcisi değildir bizzat sermayenin temsilcisidir… iv) Bundan dolayı demokratik hedefleri ve gündemleri asla ve kata olamaz... v) 12 Eylülle hesaplaşmak anası sermaye, babası 12 Eylül askerî cuntası olan AKP’nin ne haddinedir ne de gücü yeter… vi) Bu günkü AKP kadroları ve yandaşları, radikal sosyalistler 12 Eylül faşizmine karşı can verip direnirken 12 Eylül’e biat edip onay verenlerdir...

Bunların ve benzerlerinin emekçiler, kadınlar, Aleviler, Kürtler yani ötekileştirilenler için anlamı olmadığı gerçeği yaygınlaştırılarak, kapitalizmden soyutlamadan AKP karşıtı itiraz örgütlenmelidir…

 

AKP NE?

 

Reşit Hasan’ın, “Türkiye yeni bir döneme girdi. Bu dönemde Kemalizm’in alternatifi Erdoğanizm’dir”;[15] Adil El Tarifi’nin, “AKP ‘Elveda Atatürk’ filmini çekiyor”;[16] ‘The Guardian’ın, “Türkiye’de sessiz devrim yaşanıyor”;[17] diye betimlenen tabloda “Siyasi ideolojisi din ve geleneksellikle mayalanmış olan Erdoğan”[18] ve AKP karşıtı itirazı, kapitalizmden soyutlamadan örgütlemek çok önemlidir…

Çünkü Mithat Sancar’ın, “Anayasa değişikliğini, ‘eski rejim’den ayrılma yönünde atılmış bir adım olarak görüyor ve destekliyorum. Bu değişikliğin baş savunuculuğunu yapan AKP’nin, ‘yeni arayışı’nın ruhuna uygun bir kampanya yürütmesi, demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından şüphesiz çok iyi olurdu. Ama bunu yapmıyor; daha doğrusu yapamıyor. Zira AKP de, ‘eski rejim’in siyaset okulunda yetişti; yani siyaset yapma tarzı açısından, AKP de bu rejimin öz evladı sayılır,” kaydını düşse de ardından kopamadığı AKP; bir yanıyla, “İslâmi değerlerin ‘yumuşak bir biçimde’ diriltilmesi”[19] olmanın yanında; neo-liberal saldırının da güncel koçbaşıdır.

T.“C” devletin restorasyonuna yaşamsal önem veren; bu doğrultuda da 12 Eylül düzenini değiştirme projesine, dış ve iç koşulların zorlamasıyla “eğilen” AKP’nin; Türk-İslâm sentezi ve ANAP damarları ile zaten hiçbir problemi yoktur.

Bu iki koordinat AKP kimliğinin temel esin kaynaklarıdır. Batılılaşmaya açık olmakla övünen, milli ve İslâmi unsurları bitiştiren Türk-İslâm sentezcileri 12 Eylül’ün Konsey yönetimine yardımcı olurken, 12 Eylül’ün “devlete itaat” ideolojisini sağlamak ve birlik ve bütünlüğü korumak üzere yeni-muhafazakârlık ve İslâm unsuru öne çıkmıştır. İslâm’a duyarlı bir müfredat programını okullara uygulatarak, otoriter askerî rejim, toplumu denetleme ve koşullandırma aracı olarak “yerli” saydığı din unsurunu da kucaklamıştır.

Dolayısıyla, 12 Eylül rejimini en mükemmel biçimde betimleyen ideoloji, “milliyetçi, muhafazakâr, İslâm’ı toplumsal itaat projesine dahil eden ve piyasacı olma anlamında Batıcılığa “Evet diyen” bir almaşıktır. Bu zihniyet, XXI. yüzyıl Türkiye’sinin de egemen ideolojisi olarak hükmünü sürdürmektedir.

O hâlde referandumun ardında Rıza Aslan’ın, AKP demokratik atılım yapıyor… Türkiye asıl şimdi ABDnin Ortadoğudaki en önemli müttefiki,[20] saptamasını yaptığı koordinatlarda AKP’ye karşı cepheden tavır almak, düzenin restorasyonuna karşı zorunlu bir devrimci konumlanıştır.

Bu bağlamda, AKP ile demokrasiyi güçlendiriyoruz diyen neo-liberaller ise, sürdürülemez kapitalizmin değirmenine su taşıyan aymazlardır…

 

TAYYİP’İN İTİRAFLARI

 

Peter Ustinov’un, “Bir başbakan sahneye çıkıp soytarılık yapsa yarım dakika beceremez, foyası ortaya çıkar. Ama bir soytarı kimseye hissettirmeden yıllarca başbakan koltuğunda oturabilir,” sözleriyle betimlenmesi mümkün olan bir oyun var karşımızda…

Bu bir yerde “USA” patentli…

Hani Noam Chomsky’nin, “Eğer akıllı bir faşist diktatörlük var olsaydı, Amerikan sistemini seçerdi, diye düşündüğüm çok olmuştur,” sözleriyle karakterize olan normlarda…

Bu orta oyunda şimdi, “Başkanlık Sistemi” aşı pişiriliyor; öyle hemencecik değil; yavaş yavaş ve alıştıra alıştıra; hem de 13 Eylül’de coğrafyamıza “Tayyip demokrasisi” getirilmişken…

“Tayyip demokrasisi…” deyip sakın ola geçmeyin…

Ankara Başsavcılığı’nın soruşturma dosyasına giren telefon dinlemeye ilişkin raporda, “kulak misafirlerinin” tam 37 farklı yöntemle dinleme yaptıkları ortaya konduğu bir demokrasidir bu! (Neo-liberaller “es” geçse de!)

İşte bu “demokrasi”nin mucidi Recep Tayyip Erdoğan, Van mitingine giderken uçakta gazetecilere, “Referandumdan sonra gündemimiz demokrat, sivil bir yeni anayasa olacak,” demişti…

Ardından da Türkiye için başkanlık sisteminin de düşünülebileceğini söyledi. AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun bu konuda çalışma yürüttüğünü belirten Erdoğan, farklı ülkelerde uygulanan sistemlerden örnekler vererek “Burada en ideal olan neyse bunun üzerinde tartışma yapılabilir, bir önyargımız yok,” diye ekledi.

Referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından Erdoğan Evetkararını demokrasi bayramı olarak yorumlayıp yeni anayasa için çalışmaların başladığını söylerken; Murat Yetkin’e göre de, “Erdoğan başkanlığa koşuyor… Erdoğan’ın referandumda aldığı destek Türkiye’de başkanlık sistemine giden yolu da açtı…”

“İyi de neden” mi?

TÜSİAD’a yüklenip, ve “İstanbul sermayesi işin başından itibaren bizimle para kazanmada anlaştı, ama siyasette anlaşamadı” vurgusuyla Tayyip’in yanıtı şu: “Anadolu sermayesini aralarına katmadılar… Türkiye’de artık sermaye el değiştiriyor… Fakat isteseler de istemeseler de Türkiye’de artık sermaye ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için çok önemli bir güven kaynağı… TÜSİAD artık bazı şeylere de kendisinin alışması lazım…”

Yani Tayyip, Anadolu sermayesinin yükselişine işaret ederek sermayenin el değiştirdiğini, bunun kendileri için önemli bir güven kaynağı olduğunu vurgulayıp; TÜSİAD’ın Anadolu sermayesini dışladığını da savunarak, “Kendilerine çekidüzen versinler” derken; “demokratik düzenleme”, “demokratikleşme” adı altında yeni sermaye paylaşımına nizam-intizam veriyor…

Kimileri de Ümit İzmen’in neo-liberalliğiyle, bunu “demokrasi” adına, onunla hiçbir ilintisi olmasa da, “Anadolu sermayesi esasen statükonun çözülmesini istediği için, statükoyu zayıflatan değişikliklere referandumda evet diyecek,” zırvasıyla “estetize” ediyor…

 

DOĞRU MU?

 

Söz konusu “tutum(suzluk)”, yani “estetize etme faaliyeti”, nihayetinde yükselen bir sermaye kesimine yedeklenmedir!

Neo-liberallerin asli günahı da buradadır!

Ancak bu günah, kimi yasak meyvelerle de “ödüllendirilmekte”dir!

Mesela “Yetmez ama evet afişlerini AKP’nin finanse ediyor,”[21] denmesindeki gibi!

Bu “Doğru” mu?! Yalanlayacak bir “Yetmez”ci var mı?

Sorum(uz), “susuş kumkumaları”nca, kesinlikle yanıtsız bırakılacaktır; çünkü AB’ci “Havet” tutum(suzluğ)unun karakterindendir!

Ve “Evet” afişleri için bir haber: Kartal ilçesindeki Yunus Mahallesi’ndeki bir çimento deposuna bir kaç gün önce referandum için hazırlanan bir reklam brandası asıldı. Ancak 31 Ağustos 2010 gecesi şiddetli lodos nedeniyle branda parçalandı. Bunu değiştirmek için reklam firması hazırlıklarını yaptı. Yeni branda hazırlandı. Brandayı 30 metre yükseklikteki binaya asmak için vinç çağırıldı. Gelen vincin yüksekliği brandayı asmak için yeterli olmayınca başka bir firmadan yeni bir vinç çağırıldı.

Reklam firması için çalışan ve afişi asacak 27 yaşındaki Halis Atış sekiz kişilik ailesine bakabilmek için günde 16 saat çalışıyordu ve çok yorgundu. Yeni araç gelene kadar uyumak istedi. Pankartların arasında uyuyan Atış’ı fark edemeyen vinç şoförü aracı brandaların üzerine sürdü. Bu sırada Atış’ın arkadaşları bağırdı. Sesleri duyan sürücü vinci durdurdu. Arkadaşları, brandaları kaldırıldığında Atış’ın kanlar içinde olduğunu gördü. İki çocuk babası Atış öldü…

Kimileri afiş parası alıyor/veriyor; kimileri de aç-bilaç afiş asarken, katlediliyor…

 

AB’Cİ “HAVET” TUTUM(SUZLUĞ)U

 

Aslı sorulursa “Yetmez Ama Evet”, çok öncelerden tanıdık AB’ci “Havet” tutum(suzluğu)unun güncel versiyonudur!

Bunun ne demek olduğunu, “vehameti”ni en iyi anlatan Ali Yurttaşgül’ün, “Reform paketine ‘Evet’ AB süreci için önemli”! Selçuk Gültaşlı’nın, “AB son sözü söyledi: Paket olumlu adım.” “AB sonuçtan memnun”! Yasemin Çongar’ın, “Avrupa ‘Evet’ diyor.” “Batı EVET’ten memnun”! çığlıklarıyla birlikte ‘Taraf’ın, referandum öncesindeki şu haberine yansıyan zihniyet sergilemektedir…

“Türkiye’nin demokratikleşmesi ve katılım müzakereleri açısından reform paketine büyük önem veren Avrupa Birliği ülkeleri, referandum için ‘Evet’ çağrısı yapıyor…

12Eylül’de yapılacak referandumu yakından takip eden Avrupa Birliği, hükümetin anayasa değişiklik paketine büyük destek veriyor. Yapılan açıklamalarda, Anayasa değişikliklerinin Türkiye’yi bir adım daha AB standartlarına yaklaştıracağı vurgulanıyor…”

Söz konusu tutum(suzluk) sadece “Evet”çilere mündemiç değil; “Hayır”cı ‘Cumhuriyet’ için de söz konusu! Yani “Evet”çiler de, “Hayır”cılar da kendilerini Anayasa değişikliği konusunda AB’nin tavrına sabitliyorlardı; nafile referandumun soru(n)lardan bir diğeri de buydu…

 

YALAN-YANLIŞ

 

Nafile referandumun bir başka özelliği de “Yalan-Yanlış” çarpıtma ve dezenformasyonlara bezenmesiydi…

İşte birkaç örnek!

‘Zaman’, 28 Ağustos 2010: Terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan, referandum konusunda “Hayır” cephesine yakın açıklamalarda bulundu… Oysa Öcalan “aktif boykot” demişti!

‘Zaman’, 7 Eylül 2010: Terör örgütü PKK, referanduma ilişkin net tavrını ortaya koydu. Tunceli’de bildiri dağıtan örgütün silahlı kanadı HPG, vatandaşlardan ya boykot yapmalarını ya da “Hayır” demelerini istedi. Bildiride, “Bunu yapmayan parti ya da değişik kesimler hedeflerimiz arasında olacaktır,” denildi… Oysa böyle bir şey olmadı!

‘Cumhuriyet’, 10 Eylül 2010: “Kendilerine ‘Yetmez ama Evet’çi diyorlar. Damardan ve baştan AKP’liler ile AKP destekçisi liberal solcular yan yana…” Seydi Fırat’ın da onlardan olduğundan söz ediliyor… Oysa Seydi Fırat boykotçuydu!

‘Sabah’, 3 Eylül 2010: Diyarbakır’daki iki görüş, BDP’nin boykotuyla “Evet” arasında değişiyor. Kürt aydınları ve 12 Eylül mağdurları boykotu içine sindiremiyor. BDP de halka boykotu anlatmakta zorlanıyor. İnsanların dışı “Boykot” içleri “Evet”ten yana… Diyarbakır’da önde gelen Kürt aydınlarından biri de Serhat Bucak, yaşamının büyük bölümü yurtdışında geçmiş. 6 yıl önce dönmüş. ‘Demokrat Kürtlerin Arayışı’ sivil oluşumunun sözcüsü… Bucak, BDP’nin tutumunu eleştiriyor ve “Halkın vicdanını teslim almaya çalışıyorlar. CHP-MHP ve statükocularla aynı davranıyorlar. Hem “12 Eylül’den en fazla biz çektik” diyeceksin hem de statükocularla birlikte davranacaksın. “Hayır” çıkarsa 13 Eylül’de BDP’nin talepleri yerine mi gelecek? “Hayır” ile bugüne kadar elde edilen demokratik kazanımlar bile tehlikeye girecek. Kürt halkının oyu ‘Evet’ olacaktır, bu engellenemez” diyor... Oysa Serhat Bucak, hâlen Almanya’da uzun yıllardır sürgünde!

 

“EVET”İN ŞECERESİ

 

Bunların “böyle” olması; yani yalandan yarar umulması gerekiyordu; çünkü “böylesi” onların şeceresinde kayıtlıdır…

Kolay mı, ‘Evet’in şeceresinde borsanın yüksel(til)mesi vardır; “Referandumdan çıkan sonuç, piyasaların beklentisini aşınca borsayı rekora taşıdı. Borsa 62.260 puanla tüm zamanların en yüksek seviyesinde yaptığı kapanışla hem tarihi zirve hem de kapanış ile çifte rekora imza attı,”[22] haberinde olduğu gibi… Bu “muhteşem başarı”da neo-liberal “Yetmez”cilerin de müthiş katkısı olduğunu unutmayıp, kayıt altına alın…

Evet, evet Ankara Ticaret Odası yönetim, disiplin ve meclis üyelerinden oluşan 132 kişilik bir grup da, 12 Eylül’deki referandumda “Evet” oyu kullanacağını açıkladı.

Tıpkı İttifak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Seyit Mehmet Buğa’nın, 12 Eylül’de yapılacak anayasa referandumunun Türkiye için önemine dikkat çekerek, “Kamu vicdanı her zaman sağduyuyu ifade eder. Ben mutlaka ‘Evet’ çıkacağını düşünüyorum,” deyip, 13 Eylül’de “Hayır” çıkması hâlinde ülkenin kaosa sürüklenebileceği uyarısında bulunması gibi… Neo-liberal “Yetmez”cilerin çabalarıyla da ülke kaostan kurtarılmış oldu; bunu da unutmayıp, kayıt altına alın…

Ya “Beyaz Kürtler”?!

BDP’nin boykot kararına rağmen 29 Ağustos 2010 günü Mardin-Kızıltepe’de ‘Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği iftar yemeğinde bir araya gelen bölgenin kanaat önderleri ve Kürt kökenli politikacılar, referandumda “Evet” diyeceklerini açıkladı…

Öztopraklar Oteli’ndeki yemeğe ev sahipliği yapan ‘Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti’ Başkanı Cemil Aydoğan, referandum süreci ile demokrasi mücadelesinde çok kritik bir sürece girdiğini ifade ederek şunları söyledi: “12 Eylül’de ‘Evet’lerin zaferi bu ülkede yeni bir demokrasi tarihini yazacaktır.”

Eski HEP Genel Başkanı Avukat Feridun Yazar da, boykot kararını eleştirdi. “Referandum, gelecek için bir fırsattır. Demokraside ya hep ya hiç yoktur, kazanılacak haklar kazanılır, diğerleri için mücadele edilir.” diye konuştu.

HAK-PAR Genel Başkanı Bayram Bozyel de şiddete sarılanların ve şiddet döneminin uzamasını isteyenlerin mevcut Anayasa ile Ergenekon sistemine sarıldığını söyledi. “Bu sistemlerin dönemi sona doğru gitmektedir,” diyen Bozyel, “Yeter ki demokrasi güçleri bu referandumda ‘Evet’ için özellikle bölgemizde kendi üzerlerine düşen tarihi görevlerini yerine getirsinler,” ifadelerini kullandı.

KADEP Diyarbakır İl Başkanı Cuvanroj Ceyhan ise “Referanduma sunulan anayasa değişikliği paketinin bu yolda atılmış ve 13 Eylül’den itibaren (…) demokratik yeni bir Türkiye anayasasının yapılmasına giden yolu açacağını umarak sandığa gidip ‘Evet’ diyeceğiz.” şeklinde konuştu.

Bunları unutmayın!

Ayrıca da 12 Eylül’de oylanacak anayasa değişikliği paketinin Kürtler için büyük önem taşıdığını söyleyen, paketteki hiçbir değişikliğin Kürtlerin aleyhine olmadığını belirten eski DEP milletvekili Sedat Yurtdaş’ı; yine eski HEP Genel Başkanı Fehmi Işıklar’ın, BDP’nin boykot kararını eleştirip, bölge halkına “Evet” çağrısında bulunarak, “Ben özgürlükçü ve demokratik bir anayasa istiyorum ve bu nedenle pakete ‘Evet’ diyorum,” ifadesini; Hollanda, Fransa, İngiltere, İsveç, Almanya, Belçika, İsviçre, Norveç Danimarka gibi ülkelerdeki 50’ye yakın Kürt siyasî mültecinin yayımladıkları ‘Evet, Değişimden Yanayız” başlıklı deklarasyonu unutmayınız…

Sonra da Ülkü Ocakları’nın kurucu Genel Başkanı Ramiz Ongun’un, referandumda “Evet” oyu kullanacağı açıklamasını; Manisa Ülkü Ocakları eski Başkanı Murat Sancak ile Ülkücü Hacı Yunus Akyol’un “Evet” için “mümtaz” çabalarını unutmayın/ unutturmayın!

Sonra Orhan Pamuk’un, 12 Eylül referandumda tercihinin “Evet” olacağını; Hale Soygazi’nin de, referandumda “Evet” oyu kullanacağını açıkladığını da…

Ayrıca eskiden susup, şimdi konuşanları; uzaktan ahkâm kesenleri de…

Unutmayın/ unutturmayın…

Bir de ‘Taraf’ gazetesindeki “Ya EVET ya Barbarlık”…

“Kışlanın Tercihi ‘Evet’…”

“Doğu ve Güneydoğu’da etkin bir güce sahip olan ve sayıları yüz binlerle ifade edilen Kürt aşiretler, 12 Eylül’de yapılacak referandumda ‘Evet’ oyu kullanacak…”

“Bölgedeki etkin olan dinî gruplar ve muhafazakârlığı ile bilinen siyasi yapılar referandumda ‘Evet’ oyu kullanacak… MUSTAZAF-DER: EVET… GÜLEN CEMAATİ: EVET… ÖZGÜR-DER: EVET… TOPLUM-DER: ÇEKİMSER… ADIYAMAN MENZİL GRUBU: EVET… KIRKINCI HOCA: EVET… SİİRT TİLLO ŞEYHLERİ: EVET… NORŞİN ŞEYHLERİ: KISMEN EVET… DEMOKRATİK KÜRTLERİN ARAYIŞI: EVET… KÜRT DEVRİMCİ DEMOKRATİK HAREKETİ: EVET… DİCLE-FIRAT DİYALOG GRUBU: EVET… KÜRDİ-DER: BOYKOT… HAK-PAR: EVET… KADEK: EVET… diyecek…”[23] haberlerini kaleme aldırtan pragmatik zihniyeti asla unutmayın/ unutturmayın…

 

“HAYIR”CI HEZEYAN

 

Hayır, sakın ola “Hayır”cı hezeyanı da unutmayın/ unutturmayın!

Mesela “Bakmayın üç-dört farklı kanat varmış gibi gözükmesine; aslında iki taraf söz konusu: Biri, Hayır’cılar; öteki ise, ister ‘Evet’ ister ‘yetmez ama evet’ isterse ‘Boykot’ biçiminde olsun, skoru AKP hanesine yazdıracak olanlar”dan söz eden Tülin Öngen mi?

“Hayır”cılar “Boykot=Evet” dedi; tıpkı “Evet”çilerin de “Boykot=Hayır” dediği gibi; iyi de onlar neden “Hayır+Evet=Düzen” anlamına geldiğine kafa yormayıp, böylesi basit mugalatalardan yarar umuyorlar; “Boykot, ‘Evet’ demektir!” diyen Atilla Aşut; veya “BDP, ‘Hayır’ demeyerek tabanının karşı çıktığı CHP ve MHP’nin safında yer almazken, ‘Boykot’ kararının son tahlilde ‘Hayır’ anlamı taşıdığını göremiyor. BDP yönetimi ‘Boykot’ kararı vererek nasıl bir ‘Türkiye düzenine’ ‘Evet’ dediğini fark etmiyor. BDP, ‘Boykot’ ilan ederek, ‘düzenin değişmesine’ izin vermiyor,” diyen Hüseyin Yayman gibi…

Sonra da “Millet ‘Evet’ mi dedi?!” diyen kinayeler ile Banu Avar benzeri, “Hayır”cılara özgü züğürt tesellisine sarılıyorlar… Ya da Zülfü Livaneli gibi “mişli geçmiş zamanlar”a müracaat ediyorlar…[24]

Öngen, Avar, Livaneli ve benzerinin unuttuğu: Rabindranath Tagore’un, “Eski sözcükler silinip giderken dillerden, yeni ezgiler doğar yüreklerden; eski yollar yiterken gözlerde, yeni bir ülke belirir mucizelerde”; Anatole France’ın, “Tüm değişimlerde, en çok istenen değişimlerde bile bir hüzün vardır; çünkü geride bıraktığımız, hayatımızın bir parçasıdır,” sözlerinde betimledikleri gerçektir…

Mesela Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın 89 yaşındaki kızı Nilüfer Bayar Gürsoy’un referandumda “Hayır” oyu kullanacağını açıklamasındaki üzere, “Hayır” demek devrimci bir tavır, tutum değildi; çünkü düzene itiraz AKP ve ona itirazla sınırlandırılamazdı…

“Hayır”ın anlamı; niyetiniz ne olursa olsun; 12 Eylül Anayasası’nın değişimine “itiraz” mahiyetindeydi; kaldı ki CHP’nin başında Kılıçdaroğlu değil de Baykal olsaydı bir çok siyasal tutumda kolayca “Hayır” diyemezdi…

Bunların yanında Şebnem Oğuz’un, “Sola alan açabilmek için, öncelikle siyasal alanı daha da daraltacak olan Anayasa değişikliği paketine ‘Hayır’ demek gereklidir”; Neval Oğan Balkız’ın, “Sola düşen hayır demektir. Hayır; asla kötü olanı savunmak değil; eski olan ‘bir kötü’ yerine, getirilmeye çalışılan ve ondan farklı olmayan, ‘yeni bir kötü’ye karşı; gerçekten iyi olanı, demokratik olanı oluşturma önünde engel olmamak ve onu olanaklı kılmaktır,” türünden mazeretlerine yanıt bile gerekmez!

Çünkü “sol”, “Hayır”la (“Evet”le de), “Hayır (Evet) alanı”yla sınırlı değildir; asla sınırlandırılmamalıdır!

 

KAYPAKLAR!

 

Ancak kimileri “Hayır”/ “Evet”le, “Hayır/ Evet) alanı”yla da sınırlanmakla kalmayıp, “siyasal kaypaklık”ın nadide örneklerini sergiliyor; “Boykot”un artık kendisini “kesmediğini”, “Hayır” demeye karar verdiğinin altını çizerek, “Baştan beri ‘Boykot’ diyordum. Son derece siyasi ama ahlâki gerekçelerim de vardı; siyasal düzenin böyle kurulmasına ilişkin. Ama şimdi, tribün dışı muamelesi görmek de, düşmanın tarafından düşman olarak ciddiye alınmamak da insanı ‘yanlış yerde mi duruyorum acaba’ diye düşündürtüyor. O yüzden ‘Hayır’a döndüm,” diyen Ece Temelkuran gibi…

“Gerekçeler”ini ne kadar “ciddi”ye alırsınız; ya da bu mümkün olabilir mi?

Bizce “gerekçesi” ne olursa olsun, Temelkuran’ın tavrı kaypaklıktır; “tribünlere oynama”nın itirafıdır!

Tabii başka “kaypaklar” da var:

 

DÜN DEDİĞİNİ BUGÜN UNUTANLAR

Mehmet Barlas-21 Aralık 1981:

“Evren, 1981’e girerken, ulusa, devlet düzeninin yeniden kurulacağını, anarşi ve terörün kökünün kazınacağını, bütünlüğün yeniden sağlanacağını vaat ediyordu. (…) Silahlı Kuvvetler, Türkiye’yi bir iç savaştan kurtarmıştır…”

Mehmet Barlas-6 Mart 1982:

“Hayatını yurduna ve ulusuna adamış insandır Evren…”

Mehmet Barlas-14 Kasım 1983:

“Evren, 10 Kasım da, ‘demokratik parlamenter sisteme geçiş sınavını başardık,’ müjdesini vermektedir atamıza…”

Hülya Avşar-15 Ağustos 1988:

“Kenan Evren’e bayılıyorum…”

Rauf Tamer-17 Eylül 1980-Tercüman:

“Kenan Evren’in söyledikleri her hukukçunun ve profesörün başucuna mukaddes bir kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir… Öpüp öpüp başlarına koysunlar. Vazgeçtik istifalarından… Yolda sarılıp öpüşen insanlara, cezaevlerinde koğuşlarını birleştiren mahkûmlara bakarsanız, bir Barış Harekâtı bu… Tam bir Barış Harekâtı…”

Nazlı Ilıcak-16 Eylül 1980-Tercüman:

“27 Mayıs mensup bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Hâlbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle, yıllardır bizim yazdıklarımız arasında geniş mutabakat mevcuttur. (…) Ümidimiz, memleketimizin barış ve beraberliğinde son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetler harekâtının başarıyla neticelenmesidir…”

 

Artık, “balık hafızalılığa son” verilmeli; yani bir dönem eğer açılacak ise, hiçbir şeyi unutmayan bir tanzim ve tasnif ile gerçekleştirilecektir ancak.

 

LİBERAL ZIRVA

 

Unutmayan tanzim ve tasnif: Liberal zırvanın tavan yaptığı bu günlerden, yarına unutmayıp, unutturmamamız gerekenlerin bir diğeridir.

Liberaller, “serbest piyasa demokrasisi”nin, ama meftunlarıdır!

Mesela TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan, anayasa değişikliğinin referandumda kabul edilmesinin ardından Türkiye’de yeni bir dönemin başladığı vurgusuyla, “Türkiye’de otoriter zihniyetli cumhuriyet anlayışının bir parantez olarak kapanmasına tanık olacağız,” derken; Cengiz Çandar da ekliyor: “Evet, Türkiye halkı, 12 Eylül’ün zincirlerini kırdı. Tam 30 yıl sonra bir 12 Eylül gününde…”

Bu doğru mu? Mümkün mü?

Evet, “12 Eylül’de yapılan referandumla kabul edilen anayasa değişiklikleri kapsamında yüksek yargıya demokratik bir yapı getirildi,”[25] diyen bir Fethullahçı için bu “doğru” ve “mümkün”dür!

Ancak “sol”dan gelen, “sol” adına ahkâm kesen(lerin) liberallerin artık Fethullahçılardan zerrece farkı kalmamıştır!

Örneğin eski TKP ve TBKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu “nam” Nabi Yağcı, “Şimdi bu nitelemeyi daha kendimden emin olarak kullanıyorum… Demokratik devrimsi değişim,” derken; AKP’nin “Demokratik devrimsi değişim”in dinamiği olduğu “iddiası”na sarılıyor! (Bir zamanlar savunduğu, Kemalist esinli, modernist “ileri demokratik düzen”i bu sefer de AKP- eksenli bir postmodern serüvene dönüştürerek- böyle kuruyor!)

Bu traji-komik durum, muhafazakârlığı göklere çıkartacak kadar absürdleşirken; liberal jön prömiyelerden Ahmet Altan da şunları diyebiliyor: “Türkiye’de artık seçim kazanabilmek için iki ‘çelişik’ unsuru biraraya getirmek gerekiyor, muhafazakârların kalbini kazanmak ve değişimcilik. Bu ikisini biraraya getiremeyen hiçbir partinin seçim kazanma şansı yok.”[26]

Buraya dikkat: Liberaller seçim kazanmak için “muhafazakâr değişim” gerekliliğinin altını çiziyor. Ancak “sol” için “muhafazakâr değişim” denen şey kategorik olarak negatiftir; bunu savundunuz mu, “sol” değil, “sağ” olursunuz!

Kaldı ki, liberallerin “muhafazakâr değişim” diye savunduğu şey, toplumun bir bütün olarak sağa kayması; siyasetin ise sağdan, “muhafazakâr değişim”den pasif beklentilerinin derinleştirilerek, Roni Margulies gibi, “Şimdi Kürt sorununa çözüm lütfen”; veya Kerem Ünüvar gibi, “12 Eylül: ‘Sen kazandın ama ben haklıydım’ mı?”[27] dedirtilmesidir…

Evet bu bir kuşatmadır; hatta agresif bir fetih hareketi!

Örneğin Murat Yetkin’in dahi “Erdoğan, ‘Darbeci’, Çandar ‘Deli’ diyor”!, diye tepki verdiği Cengiz Çandar, “… ‘Hayır’ diyecekler arasında vicdansız, ruh sağlığını yitirmiş ve bağnaz bireyler olduğunu düşünebilirim. Yoktur diyebilir misiniz? Neyi nasıl düşüneceğime benden başka kim karar verebilir,” vurgusuyla ekliyor: “12 Eylül’de oylanacak olan anayasa değişikliklerine… ‘EVET’ dememek için, ya ‘vicdansız’ ya da ‘Tayyip’e takık’ bir hâlde ‘ruh sağlığını yitirmiş’ biri veya kafası fosilleşmeye başlamış bir ‘bağnaz’ olmalıyım. Allah’a şükürler olsun ki hiçbiri değilim!”

Ardından Oral Çalışlar da, “Kendisini ‘en mükemmel solcu’ olarak tanımlayıp da bu anayasa değişikliğine ‘Evet’ dememek için bin dereden su getirenlerin şimdi nasıl bir durum değerlendirmesi yapacaklarını gerçekten merak ediyorum. Kolay yola başvurarak ‘halka küfredenler korosu’na katılma yolunu seçmeyeceklerini umut ediyorum,” diyor!

Evet, asla ve kat’a “halka küfredenler korosu”na katılınmamalıdır; ancak halk dalkavuğu, goygoycusu da olunmamalıdır!

Yani Mustafa Yelkenli’nin deyişiyle, “Referandumdaki gibi liberallerin sefaletine düşülmemeli”dir;[28] “Evet” (ya da “Hayır”) diyerek burjuvazinin bir kanadına eklemlenilmemeldir!

Bakın “liberallerin sefaleti” konusunda Arif Altan Kürtlerin tepkini -çok haklı olarak- nasıl ifade ediyor: “Gün geçtikçe ‘baş düşmanı’ generallerine ya da sevgili Tayyip’ine nasıl da benzemeye başladığının farkındayız. Buyurgan, alaycı, o dünya benden sorulur havaları. İşte o da Kürtlerin bilinç yarıklarında baskıya verdiği gazetesinde akredite edilmeye hiç de niyetli olmayan Kürtlerin üzerine en yeşilinden bir çizgi çekiverdi. Sıkılmış. BDP yönetimini istemiyor. Kolları uzun, dünyanın her tarafına acar gazetecisini hemen uçurup eski itirafçıları bulup demeçlerini çarşaf çarşaf yayınlayabilir. Ama işin aslı şu ki, üzerini çizdiklerinden sonra o yeşil sayfalardan kan fışkıran bakışlarla zihnimize dalıveren Cemilciğinden, Tayyipçiğinden başka kimse kalmıyor. Esas niyet bu olmasın sakın! ‘Herkesi çizeyim bir bunlar kalsın.’ Başkasının politik tercihine zerre saygısı olmayan bir ‘demokrat’ işte... Buraya kadardı. Doğrusunu isterseniz, asıl biz bıktık usandık kaprislerinden. (…) Ahmet Altan ve ekibinin ‘taraf macerasıyla’ uzun süredir yaptığı gazetecilik manevraları, gazetecilikten AKP’ciliğe doğru geçirdiği mutasyon bize de fazla ‘kıvrak’ hatta ‘inanılmaz becerikli ve hızlı’ geliyor.”

Nihayet Ender İrmekin, “Yeni ‘AKSOL’ ya da ‘liberal sol’un hâli”ne; Ragıp Duran’ın, “Bir AKP ve TSK politikası olarak Taraf”a[29] dikkat çektiği koordinatlarda diyeceklerimizi Foti Benlisoy’un şu saptamalarıyla “tamamlıyoruz”:

“Adı sıkça ve bazen olur olmaz anılan ‘sol liberalizmi’, biraz şematikleştirmeyi de göze alarak, Türkiye’nin ‘ceberut devlet’ geleneğine sahip olduğu anlayışından hareketle devlet ve toplum, merkez ile çevre arasındaki çelişkiyi esas alan, Türkiye’deki otoriter politik iklimin çevrenin ‘muhafazakâr demokrat’ reaksiyonuyla ve/veya Avrupa’nın mevcut bütünleşme sürecine dahil olunarak bertaraf edilebileceğini varsayan bir fikri akım olarak tarif edebiliriz…

Günümüzde AKP’nin temsil ettiği hegemonik projenin yarattığı efsunlu havanın sol liberalizmin yelkenlerini bir hayli şişirdiği ise aşikâr…

Sol liberalizmin hâkim sınıfın şu ya da bu kesimine ‘ilericilik’, ‘demokratiklik’, ‘millilik’ gibi hasletler atfederek onun yanına yamanma, mücadelesini hâkim sınıfın o ehven-i şer addedilen kesimin mücadelesine bağımlı kılma tutumuna bir örnek olması. Yani sol liberalizm, sosyalist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığını hâkim sınıf içi çekişmeler aleyhine feda eden politik tutumlardan biridir…”

 

“TEŞEKKÜR”E MAZHAR OLMAK!

 

“Sosyalist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığını Hâkim sınıf içi çekişmeler aleyhine feda eden bir politik tutum olan neo-liberal sol”, kaçınılmaz olarak egemenlerin “Teşekkürleri”ne de mazhar olmaktadır!

Hızla sıralıyoruz, “Katkılarından ötürü Okyanusun ötesine”, “Bağımsız Ülkücüler”e “Teşekkür” eden Erdoğan; önce 11 Eylül 2010 günü, İstanbul Avcılar’daki son “Evet” mitinginde “Hayır”cıları (CHP, MHP, BDP, TKP, İP, YARSAV vb) saydıktan sonra “Evet”çileri saymaya başladı: AKP, Saadet Partisi, “Bağımsız Ülkücüler”, BBP’den sonra devamla haykırdı: “Demokratik Sosyalist İşçi Partisi”… Yani kastettiği DSİP’ti…

Sonra referandum sonuçları ardından yaptığı uzun konuşmada yine Erdoğan, hemen tüm kanallarda yayınlanan 13 Eylül 2010 tarihli söylevinde yine teşekkürlerini sıralarken, saatler 20.36’yı gösterdiğinde haykırdı: “Devrimci Solcu İşçi Partisi’ni de kutluyorum”! Yine kastettiği DSİP’ti…

Ne mutlu (isimleri doğru telaffuz edilmese de!) DSİP’lilere…

Ancak unutmayın; bu coğrafyada hâlâ Denis Diderot gibi “Son kral son rahibin bağırsaklarıyla boğuluncaya kadar insanlar asla özgür olmayacak,” diyen ve Erdoğan’ın “Teşekkür” etmediği; Andre Suares’in, “Soytarılık sanatı, sandığımızdan daha derin bir sanattır; ne trajiktir, ne de komik. Hem trajedinin komik aynası, hem de komedinin trajik aynasıdır,” sözünü önemseyerek “Yetmez”çilikle iktifa etmeyen radikal sosyalistler var…

 

“YETMEZ”CİLER…

 

Bırakalım “teşekkürlere” mazhar olan DSİP’in başkanı, “Sosyalistler açık bir yol ayrımında. Ya özgürlüklerden yana olacağız ve 12 Eylül Anayasasının biraz olsun değişmesi için mücadele edeceğiz ya da darbelerden yana bir tutum alacağız ve 12 Eylül Anayasasını koruyacağız… Hangisinin sosyalistlere uygun bir tutum olduğu çok açık… Sosyalistler kararını verdi, biz özgürlüklerin gelişmesi için mücadele edeceğiz, başçavuşun yanında tutum almayacağız,” desin!

Ne fark eder; O(nlar) objektif olarak “başçavuşun yanında”lar!

Bu nesnel bir durum; hani François de la Rochefoucauld’un, “Çıkarcı, her dilden konuşur, her rolü oynar, çıkar gözetmez rolünü bile”; Nicolas Chamfort’un, “Büyük bir bencilden söz ederken birisi şöyle demişti: ‘Kendine iki yumurta pişirmek için senin evini yakar’...” sözlerinde betimlediği üzere…

Aslı sorulursa “Yetmez Ama Evet” diyenler herkesi kör, âlemi sersem sananlardır!

Neo-liberal veya kendini “solda” tarif eden “sol-liberal” nitelikli bu kişi ve gruplar, referandumda “Yetmez” diyerek, AKP’yle de, AKP patentli paketle aralarına mesafe koydukları zannını yaratmak istiyorlar.

Böylelikle güya “Yetmez” diyerek, kendilerini AKP’den ayırıyorlar; oysa pek çok kez vurgulandığı üzere, Referandum sandığında “şerhli evet” seçeneği yoktu. Ve “yetmez”cilerin oyları AKP’nin, Saadet Partisi’nin, BBP’nin oylarıyla aynı oluğa aktı...

“Yetmez Ama Evet” demek ikiyüzlü bir tavırdır; bir nevi göz boyamacılıktır.

“Yetmez Ama Evet”çilerin ortak soru(n)ları, sadece “yıkılanı” görüp onaylamak, ama yerine neyin kurulduğunu görmeyi istememek ya da görememektir... Oysa eski(yen) statükonun yerine yeni(lenen) statükonun kurulmasına alet olmaktır. Yani eski(yen) statüko ile hesaplaşmak, yeni(lenen) statüko ile hesaplaşmanın önünü kesmemelidir. Kesiyor, kesmek için bahane olarak kullanılıyorsa, bu sadece “Yetmez”cilerin hesaplaşıyor gibi yapmasıdır; bu yoldan yeni statükoyu tahkim etmektir.

Kendini akıllı, AKPyi aptal zanneden ve anayasayı yaparken AKPnin misyonunu göz ardı ederek onusalaklar ordusu olarak gören “Yetmez”ciler şunu asla unutmasınlar: AKP hükümeti, bu referandumla, devlet iktidarını (kuşkusuz tek başına değil) restore etmek adına bir adım atmıştır. Devlet iktidarını inşa etmek sürecini bir yandan toplumu hegemonyası altına alarak, öte yandan bu çabayı devlet kurumları üzerindeki hegemonya savaşıyla eş zamanlı yürütmektedir. AKP hükümeti devlette ve toplumda demokratik bir açılım değil, bu ad altında devletin otoriter-baskıcı karakterini güçlendirmekten başka bir şey yapmamaktadır. Kaldı ki askerî vesayetten kurtulmak düşüncesi de bir yanılsamadır; ihtiyaç olduğunda TSK görevini layıkıyla yapacaktır.

Bu koordinatlarda AKP’nin sevgi ve şükranlarına mahzar olan “Yetmez”ciler, kaçınılmaz olarak “solun”un tarihsel hafızası, gelenekleri ile bağlarını kesip, berhava etmişlerdir. Bundan böyle onlarla “ilişki”de bu önemli nokta asla “es” geçilmemelidir.

Ayrıca görünen odur ki “Yetmez”cilerin AKP ile “al takke ver külah” yakınlığı derinleşerek devam edecektir. Ancak bu konuda fazla hayıflanmaya da gerek yok. Aynılar hep aynı yerde olmaz mı?!

Türkiye Birleşik İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şadi Ozansü’nün ifadesiyle, “… ‘Evetçi’ kamp (…) bana göre onlar, Frenklerin tabiriyle ‘barikatın öbür tarafında’ konuşlanmayı ya sınıfsal kaygılarıyla ya da ‘yanlış bilinç’leriyle zaten tercihlemiş durumdalar.”

Kanımızca şimdi gerekli olan “Yetmez siyaset(sizliğ)i” ve olası “yeni versiyonları”na karşı ilişkin olarak, Çince: “ Xiang xiang geming de yimiang…”; Arapça: “At - Tfkyr Fy al Janb ath -Thwry...” yani Türkçesiyle de “Devrimcilerin yakasından düşün,” demektir…

 

12 EYLÜL’LE “HESAPLAŞMA” MI? DEDİNİZ!

 

“İyi ama ‘Yetmez’ciler de, 12 Eylül’le hesaplaşmıyorlar” mı?! Hayır; Onlar sadece AKP hesabına böyle bir yanılsamayı besliyorlar; hepsi bu; asla ve kesinlikle bundan ötesi değil!

“Evet” ve “Yetmez”ciler, referandum ile yapılan değişikliklerin “12 Eylül ile hesaplaşmaya” yol açtığına dair yaygara koparsalar da, “geçici 15. maddenin kaldırılması” teknik olarak da cuntacı generallerin yargılanmasına olanak sağlamıyor. Çünkü “zamanaşımı” söz konusudur…

Kaldı ki eğer gerçekten 12 Eylül ile bir hesaplaşma yapılacaksa önce “24 Ocak kararları” ile hesaplaşmak gerekir. Çünkü 12 Eylül’ün yollarını döşeyen 24 Ocak programı sermayenin ya da teknik deyimle “ihracata dönük sanayileşme” modeli sayesinde emek cephesinin bastırılarak, piyasa ekonomisine emanet edilmesiydi…

Nitekim 24 Ocak kararları uygulanamayınca askerî darbe devreye sokuldu. Örneğin Kenan Evren 7 Ocak 1991 tarihli ‘Milliyet’ gazetesindeki demecinde aynen şöyle diyordu: “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askerî rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir.”

12 Eylül askerî darbesinin arkasında dünyanın bir numaralı emperyalist gücü ABD vardı, işbirlikçi sermaye vardı. Biliniyor ki, neoliberal düsturlarını tüm dünyaya önce kanlı askerî müdahalelerle dayatan Kuzey’in Çokuluslu şirketleri, ancak emek/halk muhalefetleri bu yolla tasfiye edildikten sonradır ki (sahte-) “demokratikleşme/uzlaşı” söylemlerine sarıldılar…

Vehbi Koç, askerî yönetime yazdığı mektupta Türkiye’de “liberalizmin ağababası” Turgut Özal’ın hükümette yer almasını istemişti.

Dönemin TİSK Başkanı Halit Narin ise, “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık; şimdi gülme sırası bizde” diyordu.

Nisan 1982’de toplanan TİSK’in XIV. Genel Kurulu’nda ortaya konan talepler, 1982 Anayasası’nda büyük ölçüde yer aldı. Özetle 12 Eylül Anayasası, sermayenin anayasasıdır.

Ancak AKP’nin hazırladığı anayasa paketinde sermaye ile bir hesaplaşma söz konusu değildir.

Nuray Mert’in deyişiyle, “Bu Anayasa değişikliği paketinin 12 Eylül ile bir şekilde hesaplaşma olduğu hayaline kendini kaptırabilir. Ancak bu hayale kapılmak için öncelikle 12 Eylül’ün sadece askerî-sivil bürokrat bir seçkin kesimin sultası olduğunu düşünmek gerekir. Oysa 12 Eylül, sadece askerlerin değil, sermaye sınıfının, devletçi muhafazakârların omuzları üzerinde yükselen bir hizaya getirme harekâtıydı. 12 Eylül’ü ve siyaseti sadece bir asker-sivil çekişmesi olarak algılamak tam bir siyasal körlük olur. Ve ancak böylesi bir körlük, mevcut değişimin 12 Eylül ile hesaplaşma olduğu gibi bir karartmayı görmekten aciz kalır.”[30]

O hâlde 12 Eylül’le “hesaplaşma” deyince bir bellek, anı tazelemesine gereksinim vardır ki, bu da hepimize/ herkese Oscar Wilde’ın, “Bellek hepimizin yanında taşıdığı günlüktür”; Aiskhylos’un, “Anı tüm bilgeliğin anasıdır”; George Meredith’in, “Anılar tarihin yangın merdivenleridir”; uyarılarını kulağımıza küpe etmemizi “olmazsa olmaz” kılar…

Gerçekten de Rıza Kıraç’ın, “12 Eylül’ün insanlarda masumiyet ve vicdanı yok ettiğini düşünüyorum. Bir topluma tecavüz edildi. Bu hem fiziksel hem de psikolojik, politik, ekonomik, kültürel bir tecavüzdü,” betimlemesiyle tarifi mümkün olan 12 Eylül’ün gerçek muhatapları “hesaplaşma” propagandasını ciddiye almıyor, haklı olarak inanmıyor!

Örneğin Melih Pekdemir, 24 Ocak kararlarına ve neo-liberalizme karşı çıkmayan Erdoğan’ın 12 Eylül’den hesap sorma söylemini “fasa fiso” olarak nitelendirip, “Şayet 12 Eylül’den hesap sorulacaksa, mutlaka bu dönemin yardım ve yatakçılarından da hesap sorulmalıdır,” derken; darbeyle Türk-İslâm sentezinin devletin resmî ideolojisi kılındığını, bu doğrultuda kadrolaşma gerçekleştirildiğini; Fethullah Gülen’in de bu yüzden ‘Sızıntı’ dergisinde Kenan Evren’e “kurtarıcı bir melek” diye övgüler düzüp, hayır dualar ettiğini anımsatıyor.

Aynı şekilde Oğuzhan Müftüoğlu da, AKP’nin darbeyle hesaplaşma söyleminin kaba bir aldatmaca olduğunu ve bu söylemin arkasına takılan liberal ve solcuların ise “aldanmaya gönüllü insanlar” olduğunun altını çiziyor.

Kaldı ki soru(n) sadece dün değil; ağırlıklı olarak da bugün… Örneğin BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, “Bugün 12 Eylül’den hesap sormaktan bahsedenlerin şunu bilmeleri gerekiyor. Bizim için 12 Eylül hiç bitmedi. 1980’de Amed (Diyarbakır) zindanında yaşananlar bu sistemin, bu devletin bir katliam provasıydı. Bir halkı bitirme, susturma provasıydı ve orada edindikleri tecrübeyi 1990’lı yıllarda bütün Kürdistan’da uyguladılar. Orada edindikleri deneyimleri, bu katliam deneyimini bir halkı bitirmek, susturmak, yok etmek yöntemlerini bugüne kadar da hâlen uyguluyorlar,” derken bugündeki 12 Eylül gerçeğini de “es” geçmemek gerektiğini anımsatıyor hepimize…

Tamamlıyoruz: “13 Eylül’de yepyeni, taptaze bir sabaha uyanılacağını kimse iddia edemez. Tarih, eğer tarih diye bir şey hâlâ varsa, bu referandumu en fazla bir satırla geçiştirecek. Sonuçların kesinleştiği an, bir yıl sonra kurulacak seçim sandığında neler olacağının konuşulmaya başlandığını kaydedecek. Anayasa değişikliğinin tüm ülkenin ufkunda bir güneş gibi doğacağı iddia edilen o haklar, özgürlükler paketinin tozlu bir rafa kaldırıldığını tarih kitapları yazacak,” diyen Serhan Ada, “olmadan” olacak olanı böyle anlattı ki, sonuna dek haklıdır…

 

BOYKOT YA DA “ALAYINA İSYAN”

 

Celalettin Can’ın, “Referandum aldatmacadır! Yokuz!”; Ergin Doğru’nun, “Yok sayılmaya karşı tavrın adı: Boykot”;[31] Selahattin Demirtaş’ın, “Kürtlerin boykot tavrı 80 yıllık inkâr ve imha siyasetine isyandır”; Ragıp Zarakolu’nun, “Kürtler, BOYKOT diyerek ‘kendi kaderini belirlemenin’ en önemli adımlarından biri atacak”; Alp Aydın’ın, “… ‘Evet’ ve ‘Hayır’a indirgenmiş cevaplarla halkı iki sermaye cephesinden birisinde ve dolayısıyla da toplamda sermayenin safında toplanmaya sahtekârlık,”[32] diye betimlediği tabloda “Boykot”, alayına isyan eden köktenci bir itirazdır…

Egemenlerin “Evet”li, “Hayır”lı açmazına, oyununa düşmemektir!

Gerçekten de Gündüz Vassaf’ın ifade ettiği gibi, “Egemen düzenin politikacıları bizi gene tuzağa düşürdü. Gelin oynayalım dediler. Hacıyatmaz gibi dikildik. Sahaya çıktık. Bilmediğimiz bir oyununun içinde taraflaştık.

Anayasa referandumu hakarettir. Anayasa referandumu haksızlıktır.

Bizi şu ya da bu şekilde oy vermeye çağıranlar bize hakaret ediyor. Bize haksızlık yapıyor.

Sandık başına gidip ülkenin geleceğine tüm iyi niyetleriyle sahip çıkmak isteyenler istismar ediliyor. İktidar ve muhalefet liderlerinin kışkırttıkları kamuoyunu utandıracak, çoğu anayasadan ilgisiz, düzeysiz konuşmalarıyla, demokrasi anlayışımıza saldırılıyor. Oylarını nasıl kullanacaklarını açıklamayan kilit kurumları, devlet gücünü ellerinde bulunduranlar ‘bitaraf olan bertaraf olur’ sözleriyle tehdit ediyor…”

“Boykot”, egemen dayatmaya karşı çıkmak, konumlanmaktı…

“Neden” mi?

Gayet basit: “İktidar olan seçilmişler darbe anayasasını değiştirmiyor, makyaj yapıyor…

Pakete ‘Evet’ demenin 12 Eylül Anayasası’nın ‘devamı’na ‘Evet’ demek olduğu. Çünkü 12 Eylül kurumlarına ve ruhuna yönelik radikal değişikler maalesef yok. Aksini iddia eden varsa pakete ve mevcut Anayasa’ya tekrar baksın. Peki pakete ‘Hayır’ demekte bir hayır var mı? Yok! Hangi gerekçeyle olursa olsun referanduma katılarak ‘Hayır’ demekle de mevcut 12 Eylül Anayasa’sının devamı bizzat tasdiklenmiş olacak.

Zira oylanan söz konusu paket olduğu kadar, 12 Eylül Anayasa’sı da. Birine ‘Hayır’ demek, diğerine ‘Evet’ demek... Yahut tersi. Sonuçta referanduma katılarak ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ demenin 12 Eylül rejimini ve Anayasa’sını sembolik anlamda ‘onaylamak’ anlamına geleceğini söylemeliyiz…

‘Evet’ ya da ‘Hayır’ demek, birbiriyle çekişen Batıcı-laik cepheyi oluşturan ulusalcı güçlerle küreselci-ılımlı İslâmcı güçlerin yanında yer almak olacaktı…

O hâlde 12 Eylül düzeni ve 12 Eylül Anayasa’sının kısmen değiştirilmiş hâlini onaylamamak için ilk ve son çare: Referandumu Boykot’tu!

Nilüfer Kuyaş’ın, “Azınlıktaki düşüncelere yer açmayan toplum, kendini eleştirme, kendine eleştirel bakma yeteneğinden yoksun kalır,” uyarısını unutarak; tutumlarıyla Nietzsche’nin “Yetersiz sürü insanı erişemediği değerlere hınç duymaktadır,” sözünü anımsatan “Boykot” itirazlarına gelince…

Kemal Kılıçdaroğlu, “Boykotu anlamsız buluyorum. Bir anayasa değişikliğine yurttaşların ya evet ya hayır demesi lazım... Sandığa gitmeyeyim demek aslında ‘Evet’ demektir. Ne demek tarafsızlık?” derken; bir zamanlar Erdoğan’ın basın danışmanlığını yapan Akif Beki de ekliyordu: “BDP, 2 şıklı referandum pusulasına 3. bir şık daha ekledi.

O da, hiçbiri.

Vatandaş, şimdi bu 3 seçenek arasında tercihini kullanacak.

Ya ‘Evet’ diyecek ya ‘Hayır’, yahut “Boykot’ şıkkını işaretleyecek.

En iyi oy, ölü oy mudur?”

Ya “liberal-beyaz Kürtler” mi?

“Boykot, demokratik çözümü engeller,”[33] yaygarasıyla “Referandum öncesinde Güneydoğu bölgesinden 14 iş dünyası örgütü, bir diğer ifadeyle Kürt burjuvazisi bir araya gelerek ‘Evet’ demişti. Buna karşılık BDP boykot yönünde karar almıştı. Sonucun ‘Evet’ çıkmasının ardından konuşan bölgenin en büyük iş adamı örgütlerinden GÜNSİAD’in Başkanı Şah İsmail Bedirhanoğlu, ‘Kürt toplumu homojen bir toplum değildir. Bölgedeki siyasal hareketin buna tahammül göstermesi gerek’ demiş”ti.

“İyi de ne (mi) oldu”?

Türkiye genelinde olmasa da, Kürt illerinde “Boykot” kazandı…

Cengiz Çandar’ın bile, “Güneydoğu ve BDP’nin yüzde 40’lık gücü” demek zorunda kaldığı tabloyu Ahmet Kardam “Üç il grubunun toplamlarına baktığımızda, sonuç şöyledir” diye yorumluyordu:

“Çekirdek iller: ‘Boykot’ oranı 2009’da yüzde 52,4; 2010 Referandumunda yüzde 52,0’dır. Başarı oranı yüzde 100…

Çeper iller: ‘Boykot’ oranı 2009’da yüzde 21,0; 2010 Referandumunda yüzde 21,8’dir. Başarı oranı yüzde 100…

Göç illeri: ‘Boykot’ oranı 2009’da yüzde 21,4; 2010 Referandumunda yüzde 25,3’dür. Başarı oranı yüzde 118…”

Özetle ve gazete haberlerine dahi konu olduğu üzere: Doğu ve Güneydoğu illerinde referandum, BDP ve PKK’nın boykot kampanyasının gölgesinde geçti. Yani Mesut Hasan Benli ile Can Güleryüzlü’nün ifadesindeki üzere, “BDP ve PKK’nın referandumu boykot çağrıları tabanda karşılık buldu.”

Kardam’ın sınıflandırmasına göre Kürt “çekirdeği”nde yüzde 50’yi aşan, “çeper” illerde ise yüzde 20’lerde seyreden boykot oranları, bizce iki şeye işaret ediyor: i) Kürt Özgürlük hareketinin Kürtler’in büyük bir bölümü üzerindeki etkisinin sürmekte olduğu; ve, ii) Buna karşın, AKP’nin (ya da İslamî akımların) bölgede yabana atılmayacak bir etki alanına sahip olduğu ve AKP’nin Kürt coğrafyası üzerinde bundan böyle gerçekleştireceği manevralarda bu etki alanını bir üs olarak kullanacağı gerçeğini…

 

“İSTEDİĞİM(İZ) ŞEY” (=HAYAL GÜCÜ + ÖRGÜTLÜ EYLEM + İRADENİN SERÜVENİ)

 

Bunca değini ardından “Ne istiyorsunuz?” denecek olursa, “İstediğim(iz) şey” düzeniçilikle tarif edilip, kavranamaz, vurgusuyla ekleriz:

“Protokolünde paşaların, valilerin ve yargıçların hademelerden sonra geldiği bir cumhuriyet istiyoruz.”[34]

Yani Karl Marx’ın 1871’de, ‘Fransa’da İç Savaş’ında belirttiği türden: “Cumhuriyet, ancak ve ancak alenen Sosyal Cumhuriyet olarak mümkündür: İç savaş, ‘Cumhuriyet’ hakkındaki bütün düşleri yerle bir etti, İmparatorluğun, ‘evrensel oy hakkı’ düşünü jandarma ve rahiplerin elinde yerle bir etmesi gibi… Fransa’yı bir Cumhuriyet olarak tanımamızı sağlayan bütün yaşamsal bileşenler, Fransa ve Avrupa’da, sadece ‘Sosyal Cumhuriyet’ olarak mümkündür ve varlığını sürdürebilir. Sosyal Cumhuriyet, Komün’ün yaptığı gibi, sermayenin ve toprak sahiplerinin devlet makinesi üzerindeki gücünü tanımaz ve onun yerini alır; Cumhuriyetin temel amacının ‘sosyal kurtuluş’ olduğunu samimi bir şekilde ve açıkça ilan eder ve böylece sosyal dönüşümün Komünal örgütlenme yoluyla gerçekleşmesini garanti altına alır…”

“İyi de ‘seçim(ler)’ bunun neresinde duruyor” mu?

Egemenler, halkın önüne belli periyodlarla, bazen de ihtiyaca göre daha sık aralıklarla sandık koyar ve burada halkın sisteme olan tepkilerini azaltmayı hedefler. Sandık üzerinden halka “her şeyi belirleyen” hissini vermeye çalışır. Seçimin arkasından gelecek olan yeni baskılar için güç toplamaya çalışır.

Kapitalizmde sandık, emekçileri düzen içinde tutmanın bir aracı olarak kullanılır. Sandığın böylesi kirli bir yanı olmasına rağmen, devrimciler hiçbir aracı baştan lekeli kabul ederek sırtını dönmez. Doğru zamanda ve doğru yöntemlerle sürece müdahil olmayı bir yöntem zenginliği olarak görür.

Bu bağlamda radikal sosyalistler, yeri geldiğinde seçimlere de girer. Ancak bunu, örgütlenmenin ve halka ulaşmanın bir aracı olarak değil, tersine örgütlü bir gücün ifadesi olarak kullanır ama kapitalizm koşullarında nihai ve belirleyici olarak “mutlak”laştırmazlar…

Niye saklayalım? Radikal sosyalistler, devletin toplum, sermayenin işçi sınıfı üzerindeki haklarını tanımlayan anayasaya ve yasalara karşıdır… Biz, devleti toplum üzerinde yükselten ve koruyan modelleri değil, doğrudan demokrasiyi savunuyoruz… Radikal sosyalistler, işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet için bir cendere olan mevcut (kapitalist düzenin) yıkılmasını ister…

Burjuva demokrasisi burjuva diktatörlüğünün bir biçimidir. Dolayısıyla demokrasi-demokrasi diye haykırılan nane burjuva diktatörlüğü altında yaşanılan bir rejimden öte bir şey değildir. Marksistler teorik politik düzeyde böyle bir tercih yapamaz. Marksistlerdemokrasi gibi soyut bir kavramdan hareket etmezler. Konu demokratik haklar mücadelesidir ve bu mücadele burjuva diktatörlüğü yıkılana kadar devam eder. Bu sonrası için de geçerlidir. Ve de bu kavga kazanana kadar kaybedeceğimiz bir kavgadır F. Engels’in de işaret ettiği üzere…

“Boykot”u tam da bunların bir parçası olarak, böyle gördük, tanımladık; bu nedenle de “Anayasa değişikliğinin AKP açısından ‘hegemonik bir savaş’ olduğunu savunan Öcalan’ın, ‘AKP bu hegemonik savaşı kazanırsa iktidarını sağlamlaştırır, diktatörlüğünü ilan edecektir. Bu hegemonik savaşı kaybederse işte bahsedilen Yüce Divan yolu gözükür, yargılanır. AKP diktatörlüğe doğru gidiyor,’ demesi”ni[35] anladık da; yine ‘Akşam’ gazetesinde yayımlanan röportajında, Öcalan’ın referandum sonuçlarıyla ilgili olarak, “Biz Türkiye Cumhuriyeti’ne, devletine ve hükümetine demokratik çözümü, demokratik anayasayı dayatmak için boykot kararı aldık, doğrudur. Biz isteseydik bu referandumu kesin kaybederlerdi. Biz ‘hayır’ deseydik, bu değişiklik paketinin geçmesi imkânsız hâle gelirdi. Erdoğan’a bir şans verdik, bunu iyi görmesi gerekir. Umarım bundan sonra demokratik anayasa ve demokratik çözüm konusunda olumlu gelişmeler olur,”[36] demesini (eğer dediyse!) anlamadık kabullenmedik!

Bizim istediğim(iz) şey = hayal gücü + örgütlü eylem + iradenin serüveni olarak tarif edilebilir; edilmelidir de…

Çünkü bizim için aslolan, Konfüçyüs’ün,“Güneşin sana gelmesini istiyorsan, gölgeden çık,” deyişindeki üzere emekçilerin yasama ile yürütme arasındaki burjuva diyaframı yerle yeksan ettiği tarihsel eylemleridir.

Evet, hayal gücü ve örgütlü eylem…

Reel-politikerliğin ötesinde muhtacı olduğumuz tam da budur; mesela neden George Burns gibi, “Ülkeyi yönetmesini gerçekten bilen bütün insanların taksi sürücülüğü ya da saç kesmekle meşgul olması ne kadar kötü,” diyen bir hayalperestliğin eylemine -liberal “gerekçeler”le- yabancılaşalım ki?

Miguel de Cervantes’in, “Her şeyin tıpkı benim söylediğim gibi olduğunu hayal ederim, ne fazla ne eksik; [Dulcinea’yı] hayalimde nasıl olmasını istiyorsam öyle betimlerim,” diyen Don Kişot’unu anımsayın!

Mario Vargas Llosa’nın dediği gibi, “Don Kişot yayımlandığında, ilk okuyanlar hem bu düş düşkünü şövalyeyle, hem de romanın öteki kahramanlarıyla alay etmişlerdi. Ama bugün artık biliyoruz ki, hüzünlü şövalyemizin yeldeğirmenlerini değil devleri gördüğü konusunda diretmesi ve saçmasapan sanılan davranışlarda bulunması gerçek gönül yüceliklerinin en soylusu ve bu sefil dünyayı değiştirme umuduyla sesini yükseltmenin bir yoluydu.”

Evet Jonathan Swift’in, “Düş gücü, görünmeyen şeyleri görme sanatıdır”; William Blake’ın, “Düş gücü, belirsiz bir karaltıdan başka bir şey olmayan bu sönük evrenin gerçek ve ölümsüz dünyasıdır”; Henry David Thoreau’nun, “Dünya düş gücünün bir tuvalinden başka bir şey değildir”; George Bernard Shaw’ın, “Siz bazı şeyleri görür ve ‘Neden?’ dersiniz. Ben hiç olmayan bazı şeyleri düşler ve ‘Neden olmasın?’ derim”; Albert Einstein’ın, “Düş gücü bilgiden daha önemlidir, çünkü bilgi sınırlı olmasına karşılık düş gücü tüm dünyayı kucaklar”; Antoine de Saint-Exupéry’nin, “Eğer bir tekne yapmak istiyorsanız, insanlara ağaç kestirmeye, herkesi bir işe koşmaya, sağa sola buyruklar yağdırmaya kalkmayın. İnsanlara engin, uçsuz bucaksız denizin özlemini duymayı öğretin, yeter,” diye betimlediği hayal gücüne, örgütlü eylemiyle muhtacız…

Örgütlü eylem… Lafı uzatmadan Pindaros’un, “İnsan eylemde sınanır”; Aristoteles’in, “Öğrenmemiz gerekeni yaparak öğreniriz”; Michel de Montaigne’nin, “Söylemek başka, yapmak başka; vaaz ile vaizi ayırmalıyız birbirinden”; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Düşünmek kolay, yapmak zordur; bu dünyada düşünceleri eyleme geçirmekten daha zor bir şey yoktur”; Thomas Carlyle’nin, “Hiçbir şey yapmamışsak, hiçbir şey bilmiyoruzdur”; Georges Bernanos’un, “Eylemle sonuçlanmayan düşünce hiçbir işe yaramadığı gibi, düşünceden kaynaklanmayan eylem de beş para etmez,” sözlerini anımsatalım…

Ya Aristoteles’in,“İradenin egemeni ol, vicdanının tutsağı”; Carl Gustav Jung’un, “Özgür irade, yapmak zorunda olduğun şeyi güle oynaya yapma yeteneğidir,” dediği irade…

Ona da dünyanın değiştirilmesi serüvenin de her zamankinden daha çok muhtacız…

Evet, yeniden hayal gücüyle, iradi müdahaleyle beslenmiş serüvenciliğe sarılmalıyız…

“Olağan”a teslim olan liberaller anlamasa da; onlara aldırmadan; Aristoteles’in, “Ölmek, müthiş bir macera olacak”; Ralph Waldo Emerson’un, “Yolun götürdüğü yere gitme; yolu olmayan yere git ve ardında bir iz bırak”; Robert G. Ingersoll’un, “Cehalet ve inancın uyuşukluğunu istemem, bana düşünce ve eylemin coşkunluğunu verin!”; Rosalia de Castro’nun “Yolumu görüyorum, ama nereye vardığını bilmiyorum. Bu yoldan gitmem için bana esin veren, nereye gittiğimi bilmemem”; André Gide’in “İnsan, kıyıyı gözden kaybetmeyi göze alamıyorsa, yeni okyanuslar keşfedemez”; Helen Keller’in, “Hayatı ya gözüpek bir macera gibi yaşarsın ya da hiç yaşamazsın”; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Bilmek yetmez, uygulamak gerekir. İstemek yetmez, yapmak gerekir, sözlerini içinizde anımsayın…

Göreceksiniz dünya da, siyaset de, yaşam da, mücadele de o zaman daha, çok daha farklı olacaktır…

 

19 Eylül 2010 13:22:00, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:114, Ekim 2010…

[1] Emma Goldman.

[2] José Saramago, Görmek, Çev: Aykut Derman, Can Yay., 2008.

[3] “Esas Kaybeden MHP’dir,” (Ahmet İnsel, “Esas Kaybeden MHP’dir”, Radikal, 13 Eylül 2010, s.15.) diyenler; BBP’nin “kazanması” konusunda ne derler acaba?

[4] Baskın Oran, “Başkanlık Rejimi Ancak”, Radikal İki, 19 Eylül 2010, s. 6.

[5] “Türkiye’de Güven Eksikliği Sürüyor”, Christian Science Monitor, 10 Eylül 2010.

[6] Los Angeles Times, 13 Eylül 2010… The New York Times, 13 Eylül 2010… Die Welt, 13 Eylül 2010.

[7] “Türkiye Bölünmüş Bir Ülke”, The Economist, 16 Eylül 2010.

[8] “Türkiye’de Kutuplaşma Keskinleşiyor”, The Economist, 9 Eylül 2010.

[9] Simon Tisdall, “… ‘Hayır’ Türk Dış Politikasını Yıkabilir”, The Guardian, 9 Eylül 2010.

[10] Ahmet Demir, “Referandum: Sermaye Grupları Arasındaki Egemenlik Savaşı”, Yorum, 6-12 Eylül 2010, s.9.

[11] Ergin Yıldızoğlu, “Daha Hızlı ve Daha Sert Bir Süreç...”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2010, s.4.

[12] Masis Kürkçüğil, “… ‘Dirlik Düzenlik’ ve Anayasa”, Yeni Yol, No:37-38, Yaz/ Bahar 2010, s.43.

[13] Ertuğrul Kürkçü, “Türk-İslâm Sentezinden Fazlası İçin”, Radikal İki, 5 Eylül 2010, s.5.

[14] Mustafa Kemal Coşkun, “Kimin İçin İleri?”, Radikal İki, 29 Ağustos 2010, s.6.

[15] Reşit Hasan, “Kemalizm Yerine Erdoğanizm”, Düstur, 15 Eylül 2010.

[16] Adil El Tarifi, “AKP ‘Elveda Atatürk’ Filmini Çekiyor”, Şark ül Evsat, 15 Eylül 2010

[17] “Türkiye’de Sessiz Devrim Yaşanıyor”, The Guardian, 14 Eylül 2010.

[18] Metin Münir, “Ufku Görünmeyen Bir Okyanus”, Milliyet, 15 Eylül 2010, s.10.

[19] Stanislav Tarasov, “… ‘Balyoz’un İsabetsiz Darbesi”, Rusya’nın Sesi Radyosu, 22 Temmuz 2010.

[20] Rıza Aslan, “AKP Demokratik Atılım Yapıyor”, Los Angeles Times, 17 Eylül 2010.

[21] Onurkan Avcı, Birgün, 11 Eylül 2010, http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1284191107&year=2010&month=09&day=11

[22] Esra Sahici, “Borsa Çifte Rekorla 430 Milyar Liraya Çıktı, Dolar 1.48’i Gördü”, Hürriyet, 14 Eylül 2010, s.9.

[23] “Sivil Toplum Örgütleri ve Dinî Gruplar da ‘ERÊ’ Diyor”, Taraf, 10 Eylül 2010, s.12.

[24] Zülfü Livaneli, “Niçin Hayır!” vurgusuna şu notu düşüyor: “Bu yazı 12 Mart hapishanelerinden, zulümlerden, sürgünlerden, Gazi Mahalleleri’nden, ölüm oruçlarından gelen, hayatı boyunca yasaklamalarla, davalarla boğuşan, ilk albümü hâlâ yasaklı olan, arkadaşları öldürülen, cuntaya en sert biçimde karşı çıkan, şarkıları darbecilere karşı slogana dönüşmüş, bütün darbelerin en büyük düşmanı olan birisi tarafından yazılmıştır.” (Zülfü Livaneli, “Niçin Hayır!”, Vatan, 10 Eylül 2010, s.5.)

[25] Metin Arslan, “Evet Oylarıyla Yargıya Demokratik Düzen Getirildi”, Zaman, 15 Eylül 2010, s.16.

[26] Ahmet Altan, “Muhafazakârlara Kemalizm Dersleri”, Taraf, 16 Eylül 2010, s.11.

[27] Kerem Ünüvar, “12 Eylül: ‘Sen Kazandın Ama Ben Haklıydım’ mı?”, Birikim, No:256-257, Ağustos-Eylül 2010, s.105-109

[28] Mustafa Yelkenli, “Referandumda Liberallerin Sefaleti”, Günlük, 19 Ağustos 2010, s.11.

[29] Ragıp Duran, “Bir AKP ve TSK Politikası: Taraf”, Yorum, 6-12 Eylül 2010, s.8

[30] Nuray Mert, “İki Kere ‘Hayır!’…”, Hürriyet, 6 Eylül 2010, s.19.

[31] Ergin Doğru, “Yok Sayılmaya Karşı Tavrın Adı: Boykot”, Esmer, No:64/1, Eylül 2010, s.10.

[32] Alp Aydın, “Politik Durum ve Görevler”, Toplumsal Özgürlük, No:5/33, Ağustos 2010, s.3.

[33] Hatem Ete, “BDP’nin Boykot Kararı Ne Anlama Geliyor”, Zaman, 7 Eylül 2010, s.24.

[34] Ertuğrul Kürkçü, “Başka Bir Cumhuriyet, Bizim İstediğimiz!”, Ekmek&Özgürlük, No:11, Eylül 2010, s.1-2.

[35] “İmralı’dan Mesaj: Boykot Derinleştirilmeli”, Radikal, 4 Eylül 2010, s.10.

[36] “Hayali Apo’yla Referandum Diyalogları”, Taraf, 16 Eylül 2010, s.10.

 


   
Yazıyı sitende yayınla
Favori
Yazdır
E-mail olarak gönder

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2014 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >